Benim Adım Lucy Barton

 

Benim adım Lucy Barton, yoksulluk ve istismarın üzücü mirasını, çocukluk travmalarının hayatımızı nasıl şekillendirdiğini bir anne kızın ilişkisi üzerinden anlatan bir hikaye.

Çocukluğunun geçtiği dünyayı terkedip doğup büyüdüğü küçük kasabadan kaçan ve önce üniversiteye sonra da New York’a gelen Lucy burada evlenir, çocukları olur. Ve sonunda hayal ettiği gibi yazar olur. Ama hayatında her zaman bir şeyler eksiktir, çocukluk travmaları zaman zaman su yüzüne çıkmakta onu zorlamaktadır. Bir dönem dokuz hafta süreyle hastanede yatmak durumunda kalır. Hastanede kaldığı süre boyunca eski anıları canlanmaya başlar.

Çocukluğu zorluklarla geçer. Babaları 2. Dünya Savaşında asker olarak yaşadıklarının travmalarıyla dolu sorunlu bir adamdır. Zaman zaman öfke krizleri yaşar. O zamanlar henüz travma sonrası stres bozukluğu bilinmemektedir. Babaları tarım makineleriyle çalışırken anneleri de evin geçimine katkı sağlamak için dikiş diker. Her zaman içinde yaşadıkları toplumdan soyut izole bir yaşamları olur. Çoğu zaman diğer çocuklar onunla ve kardeşleriyle dalga geçerler. Mısır ve soya tarlalarının arasında köhne küçük bir evde insanlardan uzak yaşamaktadırlar. Lucy onbir yaşına gelene dek büyük amcalarının bahçesindeki garajda soğuktan üşüyerek yaşarlar. Sonra amcalarının ölümüyle onun küçük evine geçerler. En azından bu evin bir banyo tuvaleti vardır. Tecrit altında geçen çocukluğu boyunca dışlanır, istismara uğrar ve yokluk yaşar. Hayatlarında komşuluk ilişkileri, televizyon ya da kitaplar yoktur. Sosyal ve kültürel yoksunluk içindedir. Çocukluğundan itibaren çalışkan ve azimli bir öğrenci olan Lucy okumaya meraklıdır, zor da olsa kitaplara ulaşıp okumanın bir yolunu bulur. Üçüncü sınıfta okuduğu bir kitap yazar olmak istemesine neden olur. Okumayı sevdiğini gören öğretmeni ona destek olur ve kitaplar getirir.
Üç kardeşin en küçüğü olarak yoksul, dışlanmış ve sevgi açlığı çekerek büyür.. Abisi ve ablasından farklı olarak sıkışıp kaldıkları kasabadan çıkıp kendini kurtarmanın yolunu bulur. Sıkı çalışmasının karşılığını alarak üniversiteye gider. Ve bir yandan çalışırken okur. Ancak bu ayrılıktan sonra ailesiyle ilişkisi kopar ve hiçbir zaman eskisi gibi olmaz. Artık onlardan biri olmadığını hatırlatırlar daima.

Ve üniversitede biyoloji profesörünün asistanlığını yapan Massachusetts’den gelen William ile tanışır. William, Maine’e patates tarlalarında çalışmaya gönderilen bir Alman savaş mahkumunun oğludur. Babası çalıştığı çiftliğin sahibinin karısının gönlünü kazanmış, onunla evlenmiş ve sonradan inşaat mühendisi olmuştur. Ve William dünyaya gelir. Ondört yaşındayken babası ölür ve annesiyle ikisi kalırlar.

William evlenmeye karar verdiklerinde Lucy’nin ailesiyle tanışmak için onların yaşadığı Amgash’a gitmek ister. Aileye evlilik kararlarını ve doktora sonrası iş imkanı bulduğu New York’a taşınacaklarını söyleyecektir. Ancak savaş zamanı Almanlarla hiç de hoş olmayan anıları olan babası Alman kökenli William’ı görmekten hazetmez. Çünkü babası iki Alman’ı öldürmek zorunda kalmış ve sonra baktığında onların ne kadar genç oldularını farketmiştir. Bu olay hala onu etkilemektedir. Abisinin sonradan söylediğine göre babaları William’ı o öldürdüğü gençlerden birine benzetmiştir. Ziyaretleri bekledikleri bile geçmez. Lucy’nin ailesi düğünlerine gelmez.

Eşi William ile evliliğinden kızları Christina ve Becka dünyaya gelir. İlk kızı Christina doğduğunda ailesini arar, her zaman geleceğe dair öngörüleri olan annesi biliyordum diye karşılık verir. Sonraki yıllarda küçük kızı Becka doğduğunda, bayramlarda ve yılbaşında ailesini arar ama hep kırık dökük kısa konuşmalar yaparlar.

Lucy bir gün tesadüfen bir yazar kadınla tanışır ve daha sonra yine karşısına çıkan bu yazarın yazarlık atölyesine gitmeye karar verir. Bu kadın yazar onu etkiler. Bir de aynı binada otururken tanışıp arkadaş olduğu Jeremy’den etkilenir. Jeremy ona yazarken acımasız olması gerektiğini söyler. Ve yavaş yavaş ilk hikayelerini yazmaya başlar.

80li yılların ortalarında apendoktomi ameliyatı sonrası teşhis konulamayan şikayetleri nedeniyle hastanede dokuz hafta geçirir. Çok özlediği ve merak ettiği kızları henüz 5-6 yaşlarındadır, kocası hem çalışmakta hem de yakın bir aile dostlarının yardımıyla çocuklarla ilgilenmektedir. Bu yüzden sık sık karısını ziyarete gelemez. Hastanede yatarken bir gün aniden annesini yatağının başucunda bulur. Onlara evleneceğini haber vermeye gittiğinden beri ailesinden kimseyi görmemiştir. Annesinin gelmesine çok sevinir ama her an gidebileceğini bildiğinden korkar. Aslında kocası William arayıp haber vermiş ve yolculuğunu organize etmiştir. Annesinin gelişi geçmişten bazı anıları da beraberinde getirir. Annesi beş gün onun yanında kalır. Annesinin varlığı geçmişe dair anılarını yeniden canlandırır. Ve yoksulluk, istismar ve sosyal dışlanmayla dolu anılarıyla yüzleşmeye başlar. Doktoru Lucy’ye yeniden ameliyata alınabileceğini söylediği gün geldiği gibi aniden gider.

Annesiyle bir sonraki görüşmeleri ise neredeyse on yıl sonra hasta annesinin Şikagoda kaldığı hastanede yatağı başında gerçekleşir. Bu kez onun yanında olan tek kişi Lucy’dir. Ancak Lucy’nin aklı ergenlik çağındaki kızlarındadır, sürekli kontrol etmek için onları arar. Annesi ona gitmesini söyler. Lucy onun ölmek üzere olduğunu ve onu bir daha göremeyeceğini bildiğinden itiraz eder ama annesi gitmesi için ısrar eder. Bu annesini son görüşü olur. Kısa bir süre sonra annesi ölür. Bir yıl sonra da babası zatürreden ölür. Ölümünden birkaç gün önce doğup büyüdüğü Amgash’a babasını görmeye gider ve o eski küçük evde kalır.

Sonrasında ilk kitabı yayınlanır ve büyük başarı kazanır. Ardından kızları 20li yaşlara geldiğinde eşi William’dan ayrılır. Artık istemediği hiçbir şeyin içinde olmamaya kararlıdır. Ama kızları bu ayrılığa tepki gösterirler. Ardından bir süre sonra ikisi de başkalarıyla evlenirler. Eski eşi bir zamanlar hastanedeyken çocuklarıyla ilgilenen çocuksuz arkadaşı ile evlenir.
Bu Lucy Barton’ın hikayesidir.

2016 yılında New York Times en çok satanlar listesinde ilk sırada yer alan Elizabeth Strout’un beşinci romanı “My Name is Lucy Barton”, Man Booker Uluslararası Ödülü’ne aday gösterildi ve 25 dile çevrildi..

2018’de tanınmış İskoç yazar Rona Munro tarafından tek kişilik oyun olarak sahneye uyarlandı ve dünya prömiyerini London

Theatre Company prodüksiyonuyla Londra’da Bridge Theatre’da yaptı. 2020 Ocak ayı itibariyle Amerika prömiyerini

Broadway’de The Friedman Theatre’da gerçekleştiren oyunda Londra’da olduğu gibi yine tanınmış oyuncu Laura Linney sahne alıyor.

Yazar Elizabeth Strout Hakkında:

Portland, Maine’de doğup büyüyen Pulitzer ödüllü yazar Elizabeth Strout romanları ve kısa hikayeleriyle hem okurların hem de eleştirmenlerin beğenisini kazanan başarılı bir yazar.

Maine’deki Durham ve New Hampshire gibi küçük kasabalarda büyüyen Elizabeth Strout’un babası ve annesi öğretim üyesiydi. Bates College’dan mezun olduktan sonra bir yıl Oxford’da eğitim gördü ardından hukuk eğitimi aldı. 1982 yılında onur derecesi ile mezun oldu ve Syracuse Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden hukuk diplomasını aldı. Ancak gönlünde asıl yatan yazarlıktı. Aynı yıl ilk öyküsü New Letters dergisinde yayınlandı. Ardından New York’a yerleşen yazar romanlarını tasarlamaya ve çeşitli dergilerde yayınlanan öyküler yazmaya devam etti.

Altı yıl boyunca üzerinde çalıştığı ilk romanı Amy ve Isabelle 1998 yılında yayınlandı ve büyük başarı kazandı,  hemen ardından televizyon filmi olarak uyarlandı. İkinci romanı Abide with me 2006 yılında yayınlandı. 2008 yılında yayınlanan üçüncü romanı Olive Kitteridge (Türkiye’de Kül Mevsimi adıyla yayınlandı, dünya genelinde büyük ilgi gören roman ona 2009 yılında Pulitzer ödülü kazandırdı. Beş yıl sonra 2013’de dördüncü romanda The Burgess Boys yayınlandı. 2016’da yayınlanan beşinci romanı My Name is Lucy Barton kısa sürede New York Times çok satanlar listesinin ilk sırasında yer aldı. Bu romandaki Lucy karakteri bir sonraki romanı Anything is Possible’ın ana karakteri oldu. Bu romanın ardından 2019’da Olive Kitteridge romanının devamı olan Olive, Again yayınlandı.

Yazarın Türkçe’ye çevrilen romanları: Amy and Isabelle (Kadınlar Daha Yalnız), Olive Kitteridge (Kül Mevsimi) , The Burgess Boys (Burgess Çocukları) ve My Name is Lucy Barton (Benim Adım Lucy Barton).

Sahneye uyarlayan yazar Rona Munro Hakkında:

1959 Aberdeen doğumlu İskoç yazar Rona Munro tiyatronun yanısıra televizyon ve sinema için de senaryolar yazdı. Televizyon için yazdıkları arasında en bilinen Doctor Who dizisidir. Tiyatro oyunları arasında The James Plays, Bold Girls, The Maiden Stone, Iron, Gilt, The Indian Boy, Long Time Dead, The Dirt Under The Carpet, Pandas, Little Eagles, The Astronaut’s Chair, Last Witch sayılabilir.

Sahne uyarlamaları ise Evelyne de la Cheneliere- Strawberries in January, Richard Adams -Watership Down, Elziabeth Gaskell- Mary Barton, Lorca- The House of Bernarda Alba ve Elizabeth Strout -My Name is Lucy Barton.

Fiona Knowles ile birlikte İskoçya’nın en başarılı topluluklarından biri olan The Msfits tiyatrosunun kurucularından olan Rona Munro bu tiyatro için yaklaşık 20 tek kişilik kadın oyunu yazmıştır.

 

Yazar : Elizabeth Strout
Uyarlayan : Rona Munro
Çevirmen : Nazlı Gözde Yolcu
Tür : Drama
Bölüm : Tek perde
Oyuncu adedi : 1 Kadın

 

 

Yapıt Hakkında

Yazar : Elizabeth Strout

Nazlı Gözde Yolcu

Çevirmen : Nazlı Gözde Yolcu

Tür : Drama

Bölüm : Tek perde

Oyuncu Bilgisi : 1 K

Yeni Yabancı Oyunlar / Türkçe Kategorisine Geri Dön