Bir Âşıkın Seyrânı

Metinde yer alan seyr ü sülûk emârelerinden hareketle hikâyede “sâlik”(yolcu) sıfatıyla tebellür eden kahramânın başından geçen olaylar şöyledir: Hikâyenin başında sâlik kendisini yaratılış olarak güzele ve güzelliğe meftûn bir şahsiyet olarak târif etmekte, âşık tabîatlı olduğunu belirtmektedir. Bu hâl onun fıtratında vardır. Âşıklık halleri sebebiyle zaman zaman üzücü zaman zaman tuhaf ve bâzen de gülünecek durumlara düşmüş, olumlu olumsuz farklı tecrübelerden geçmiştir. Yine böyle bir günde, kendisini tanımaya ve tanımlamaya çalıştığı bir demde gaibden bir ses işitir. Bu ses, hikâye boyunca belli durumlarda duyulmaya devam edecektir. Yazar, gaibden gelen bu sesi “sadâ” (yankı) kelimesiyle vurgulamış, eski edebiyâtımızda bilinen ve tekrâr edilen bir unsur olarak meselâ “hâtif” vb. başka bir tevcîhte bulunmaksızın metin boyunca âdetâ bir özel isim gibi ısrarla aynı kelimeyi kullanmaya devam etmiştir. Hikâyenin kahramânı başlıkta kendisi için “sâlik” yerine “âşık” sıfatını tercih etmişse de metne göre hakîkî âşıklık vasfını yolculuğun sonunda elde edeceği için şimdilik onu “yolcu” olarak tekrarlamak daha yerinde görünmektedir.

Yolcu, bilinmeyen bir kaynaktan gelen bu sadâyı ilk duyduğunda gökyüzünde ay vardır. Bulutların arasından seçilebilen ayı târif ederken sanki duyduğu sesi kamere (aya) isnâd etmekte, daha doğrusu okuyucuya bunu hissettirmektedir. Bu ses ona, gerçekte aşkın çok yüce bir mertebe olduğunu, geçiciliği inkar edilemeyecek olan gençlik ve güzelliğin “geçici câzibesi” ile aşka nâil olunamayacağını söyler. Bu ihtâr üzerine sâlik, mâhiyeti bilinmeyen o sadâ ile konuşmaya başlar ve işin aslını sorar.

Sadâ, yolcuya, “gizli hazîneyi açacak” bir anahtar bıraktığını söyler. Bu anahtarı kullanır ve sadânın kılavuzluğuna teslim olursa, sevgiliye vâsıl olacaktır. Bu mutâbakat üzerine sadâ ona, “Şimdi yola girdin…” der ve akabinde hedefe varmak için kaçınması gereken davranışları sıralar.

Yolcu, rehberinin menettiği, evrenin kanunlarında da yasaklanmış olan fiilleri işlememek gayretinde iken bir anda zihninde o kötü fiillerin asıl kaynağının kendisinde mevcut bâzı sıfatlar olduğu düşüncesi belirir. Bu husûsu, “Bir aralık bana bir hâl oldu, fikrime bir parlaklık geldi…” cümleleriyle dile getiren sâlikin burada söylediği “hâl” kelimesi de yine 7 mertebenin yâni nefis terbiyesi metodunun ıstılahlarındandır.
Bir tür aydınlanma hâlinden sonra yolcuya rehberlik eden sadâ yeniden devreye girer. Söz konusu sadâ, sâlikin iç sesini veya derûnî tecrübesini tâkip edebilmektedir. Bu devrede sadâ sâliki gayretinden dolayı tebrîk eder, artık rakîbin fiilleriyle değil sıfatlarıyla mücâdele etmesini söyler. Bu sıfatlar ise meselâ, gayrimeşru cinsel ilişkiye sevk eden şehvet, çalmaya yönlendiren hırs ve aç gözlülük gibi sıfatlardır. Rehberi olan sadâya “tamam” diyen sâlik, artık bu safhadan sonra yola daha rahat devam ettiğini kaydetmektedir.
Gayreti ve yol cesâretinin arttığını söyleyen yolcu, daha evvel yaptığı benzetmeye atıfla yolunun bir sahrâda değil, birbirine paralel akan iki ırmak kenârında yürüyor gibi ilerlediğini bildirmektedir. Mecaz mı hakîkat mi olduğunu kestiremediğimiz bu târife göre ırmaklardan birinde “saf berrâk”, diğerinde “bulanık kirli” su vardır. Hikâyede bu temsîlin te’vîli yapılmamış, okuyucuya bırakılmıştır. Birbirine karışmadan birlikte akan bu temiz ve kirli suları beşerde mündemiç olan rahmânî ve şeytânî temâyüller olarak anlamak mümkündür. Bu mertebede sâlik, artık kendisini kınamayı terketmiş, farklı bir his seviyesine yükselmiştir. Öyle ki bâzen hiç bilmediği bir meseleyi, “düşünmeksizin” birdenbire idrâk edebilmekte; zaman zaman da kaynağını bilmediği vesveselerle üzülmekte, müteessir olmaktadır.

Bu süreci rakîbin cümle kötü sıfatlarını terk etmekle ikmâl eden yolcu, uyku ile uyanıklık arasında yanında kendisine çok benzeyen birini görür ve kısa sürede bu şahsın, mücâdele etmekte olduğu rakîb (benlik) olduğunu anlar. Yanında karşısında duran rakîb, sâlikten korkmaktadır. Mücâdeleyi bıraktığında “cibilliyeti” gereği ‘tekrar aynı hatâları yapmaya devam edeceğini’ beyan eden rakîbi bağlamak sûretiyle tesirsiz hâle getirir ve yoluna devam eder. Sâlik artık rakîbden kurtulmuştur; yol güzergâhı ise âdetâ bir cennet bahçesine dönmüştür.

Mücâhede sürecini geride bıraktığını ve huzûru bulduğunu düşünen sâlik bu aşamada o esrârengiz sadâyı tekrar işitir. Sadâya, artık yolun belâlarını geride bıraktığını ve yeniden aşka tâlip olduğunu söylerken beklemediği bir karşılık alır; sadâ ona yolun henüz yarısına gelmiş olduğunu bildirir. Demek ki mücâdele devam edecektir. Sadânın yeni telkîni, rakîbin kötü fiilleri ve sıfatlarından kurtulduğu gibi şimdi de kendi varlığından kurtulması gerektiği yönündedir. Yolcu bu teklifi anlamakta zorlanır; kendisini yok ettiği taktirde sevgiliye kavuşmanın nasıl mümkün olabileceğini sorarak itirâz eder. Sadâ onu onaylar; kötü fiil ve sıfatlardan rakîb (benlik) ile birlikte kurtulduğunu, fakat bu defa iyi fiillerini de terk etmesi gerektiğini söyler. Çünkü, “Cân var iken cânân ele girmeyecektir.”

Yeni vazîfe safhasında sadâ ile sâlik arasında bir münâzara görürüz. Yolcu sevap kazanmak niyetiyle iyilik yaptığını, bunda fenâ bir taraf olmadığını savunurken sadâ ona, aşkı arayanın sevap hesâbına da giremeyeceğini söyler. Nihâyetinde iknâ olan sâlik, bu defâ merhamet, şefkat gibi hissiyâtının gereği olan iyi fiillerini terk etmeye çalışır. Burada gözettiği sıra yine önce fiilleri sonra sıfatları terketmek şeklindedir. Bu sıfatları sadâ; “merhamet, şefkat, cömertlik, yiğitlik, himmet, sadâkat, kanâat…” şeklinde sıralamıştır. Bu noktada sâlik iyi sıfatlarını terk ettiğinde ahlâkının bozulacağı endişesini dile getirir. Ahlâkının bozulmasından gerçekte niçin endişe ettiğini sadâ kendisine gösterince düğüm çözülür. Çünkü sâlik esâsen iyi insanların namuslu kimselerin kendisini kınamalarından çekinmektedir. Oysa sadâ, hakîkî aşka talip olanın halkın beğenisine rağbet etmeyeceğini, bunun “gizli riya” cümlesinden sayılacağını hatırlatır. Bu iknâ edici açıklamadan sonra durumunu daha net görür ve sadânın telkînine teslîm olur. Sâlik artık iyilik yapmamaya çalışmaktadır, fakat bu hayli zor bir süreçtir. İyilik yapmamak için gösterdiği sabır, kötü fiilleri terketmek için verdiği mücâdeleden çok daha ıztırap vermektedir.

Yaptığı iyilikleri terketme sürecine giren sâlik, bu hâli içinden kaynayan ateş ve harâret ile güneşe doğru yürümek temsiliyle târif etmektedir. Yürüdükçe bütün iyi sıfatlarından teker teker soyunmakta, onları âdetâ elbise çıkarır gibi çıkarıp atmaktadır. Sonunda, ömrü boyunca kazanmak için çok emek harcayıp gayret sarfettiği bütün libaslarından, yani iyi sıfatlarından tecrîd olmuştur. Bu süreçte etrafındaki hiçbir şeyle ilgilenmemektedir; ne bahçelerin yeşil rengi ne bülbüllerin güzel sesi, vaktiyle onu mütehassis eden bilcümle güzelliklerden yüzünü çevirmiştir. Öyle bir hâle gelir ki biraz daha ileri gitse yanacağını hisseder. Bu arada bütünüyle çıplak kalmıştır. Bütün iyi ve kötü sıfatlarından ayrılınca ortaya çıkan sâdece kendi zâtı, kendi hakîkatidir. Kendi gerçeğini idrâk edince ise kendi güzelliğine hayrân olur. Sâlik bu tecrübeyi şu cümlelerle ifâde etmektedir; “Şimdiye kadar başka sevgili aradığım ne kadar beyhûde imiş. Demek uzun zamandan beri aradığım sevgili ben imişim. Hamden sümme hamden, cânânıma vâsıl oldum. Evet, sevgiliye ulaştım.”
Hikâyenin bundan sonraki safhasında anlatıcı tâlibi ve sâliki olduğu yolun ona kattığı kazandırdığı yeni hâlini tasvir etmektedir. Arayışı nihâyete ermiş, aradığını bulmuştur; dolayısıyla artık bir sâlik değil, âşıktır. Fakat bu defâ kendi hâlini gizlemek murâdındadır. Meselâ sevgili ile yan yana olduğunun bilinmesini istemez, kıskanmaya devam eder. Kimden kıskandığına gelince, benliğinden kıskanmaktadır, çünki benliği dost değildir. Cânânı ile birlikte olduğu için kendisini de gizlemek ister. Bunun için de daha evvel soyunduğu esvaplarını birer birer giyinmeye başlar; ağırbaşlı, temkîn ve sukûnet sâhibi olur. İyi sâlih fiiler işlemeye başlar, böylece sevgilinin fiil ve sıfatlarını gizleyebilecektir. Onca sıfat ve fiil örtüleriyle sakladığı sevgili ile hakîkatte artık ne aynıdır ne gayrıdır. Âşığı gören esâsında mâşuku da görmüş olacağı için fiil ve sıfatlarını gören bunlara takılıp zâtını göremeyecektir. Kendisi görülmeyince yâri de görülemeyecekdir. Artık bütün derdi dost olmayandan kendini saklamaktır. Böyle olunca daha önce hakîkî aşkı bulmak için etkisiz hale getirdiği rakîbi (benlik) de çağırır, onunla kendisini bir kat daha gizlemiş olur. Onun, yâni rakîbin bâzı sıfat ve fiilerini yeri geldiğince işlemek üzere yeniden kuşanır.

Bütün bu kendini ve esâsında tecrübe ettiği hakîkî aşkı gözlerden setretme gayreti, onu sûretâ başladığı noktaya döndürmüştür. Fakat her ne kadar gözler onu eski hâliyle görüyor olsa da o artık eski hâlinde değildir, kendi ifadesiyle “sekr-i aşk” yâni hakîkî aşkın verdiği sarhoşluk hâlini taşımaktadır. Bu tür bir sarhoşluktan ayılmak mümkün değildir, ayılmış olsa bile tecrübe ettiği sekr hâli silinmesi imkânsız bir iz/lezzet olarak âşıkta kalacaktır.
Görünürde başladığı noktaya dönen âşık, son bir defâ mâlum sadâyı duyar. Bu defâ yolcuya “âşık-ı sâdık” diye hitâb etmekte olan bu ses artık yeni bir telkînde bulunmaz, aksine âşığı tebrik etmektedir. Hattâ ona, hakîkî aşkın ne olduğunu öğrendin, gel elinden öpeyim diye teveccüh gösterir. Fakat âşık kendi hakîkatini sadâdan da gizlemek ister. Kendisinde aşk-ı hakîkîyi talep edecek cesâret bulunmadığını, bir fakîr hakîr kul olduğunu söyleyerek bu yolda rehberi olan sadâya sırrını vermek istemez. Sanki o arayış, o merak, o talep, o ısrar, o gayretten eser kalmamış gibi görünmektedir. Oysa sadâ sâlikin bu yeni hâlini de anlamakta, hangi derin tecrübenin bu şekilde kendini gizleme isteğine yol açtığını bilmektedir. O sebeple konuşma konusunda ısrarcı olmaz. Bu son karşılaşma, birbirinin hâline âgâh olan iki vuslat erinin açıktan değil ama îmâlı konuşarak hâlleşmesi gibidir.

Son olarak anlatıcı, vaktiyle kendisine “gizli hazine”yi açabilmesi için emânet ettiği anahtarı sadâya iâde edebileceğini söyler. Sadâ ise bunu kabul etmez, vakti geldiğinde o anahtarı kendisi gibi ehil bir tâlibe vermesini tenbîh eder. Buradan anlaşılan, seyr ü sülûkunu ikmâl eden âşığın da artık hakîkat arayışında olanlara rehberlik vazîfesi ile yüklenmiş olduğudur. Tek şart ise anahtarın ehil olmayan kimselerden sakınılması yönündedir. Mânevî sırlar hazînesini açan anahtar yalnızca bunu tecrübe etmiş kimselerde bulunabilir ve yine yalnızca istîdâtlı tâliplere emânet edilebilir. Demek ki mânevî tekâmül(olgunlaşma) yolunda mesâfe kaydedebilmek için yol gösterici kadar talip olanın da hakîkatli olması gerekmektedir. Bu son mülâkattan sonra âşık artık evine döner, vaktini hizmet ve tâatle geçirmeye başlar. Acemi olarak başladığı yolculuk böylece nihâyete ermiş, tamamlamış ya da diğer bir ifâdeyle Hakk’a erenlerden olmuştur.

Düşünceler :

Tahkiye üslûbuyla kaleme alınmış olan bu metin, herhangi bir edebî türe nisbet edilmeksizin sadece hacmi yönüyle değerlendirildiğinde “risâle” olarak tanımlanabilir. Ancak bu risâle her şeyden evvel kendine has dili ve üslûbu, tamamlanmış yapısı, orijinalliği ve kurgusallığı  itibârıyla bir edebî metindir. Hattâ ilk bakışta, içerdiği birtakım fevkalâde unsurlar sebebiyle fantastik bir hikâye gibi okunmaya müsâittir.

Bir Âşıkın Seyrânı on sekiz fasla ayrılarak işlenmiş bir metindir. Bu özelliği eseri bir hikâyeden ziyâde tiyatro metnine yaklaştırmaktadır.

Eserde olaylar birinci şahıs ağzından anlatılmaktadır. Böyle olunca anlatıcı, sıraladığı hâdisâtı kendi mâcerâsı gibi işlemekte ve bu yönüyle metin bir sergüzeşt olarak da okunabilmektedir. Yazarın aynı zamanda mânevî terbiyeden geçmiş bir sûfî olduğu düşünüldüğünde, metni bir hikâye veya sergüzeşt olarak tanımlamaktan ziyâde bir seyr ü sülûk tecrübesi aktarımı şeklinde görmek de kuvvetli bir alternatif olarak belirmektedir.

Mustafa Fethî 19. asrın sonu 20. asrın başında Aydın Bozdoğan’da yaşamış sûfî bir şâirdir. Hayatı ve eserleri üzerinde ilmî bir çalışma yapılmamıştır. Kaynaklarda çok sayıda şiirleri ve iki risalesi olduğu belirtilmektedir. Bu isim üzerinden yapılan araştırma netîcesinde Mustafa Fethî’nin “Bir Âşıkın Seyrânı” adlı risâlesi, Süleymâniye Kütüphânesi, Nuri Arlasez Bölümü, nr. 284’te kayıtlı bir mecmûa içerisinde bulunmuştur.

Bu metne konu olan Bir Âşıkın Seyrânı adlı risâlenin yazarı, Bozdoğanlı Mustafa Fethî Efendi’dir. Aynı zamanda şâir olan Mustafa Fethî, 1837 senesinde Aydın vilâyetine bağlı Bozdoğan sancağının Yenice Mahallesi’nde dünyâya gelmiştir. 1921’de Bozdoğan’da vefât etmiş, kendi yaptırdığı tekkede defnedilmiştir.

Yazan : Bozdoğanlı Mustafa Fethî
Uyarlayan : Suzan Arslan
Bölüm : Tek Perde
Oyuncu adedi : 2 erkek

 

 

Yapıt Hakkında

Yazar : Bozdoğanlı Mustafa Fethî

Bölüm : Tek Perde

Oyuncu Bilgisi : 2 Erkek

Yeni Yerli Oyunlar Kategorisine Geri Dön